Pages

20 Eylül 2006 Çarşamba

firefox...

Efendim simdi benim bu yeni sablonun (template'nin en uygun Turkce karsiligi bu gibi geldi bana)kenarlarinda soyle cicili bicili cicekler var. Eger internet gozgezdiriciniz -sevgili curly, yazini okudum daha bir dikkat eder oldum simdi- Explorer ise bunu zaten biliyorsunuzdur; yok eger degilse, yani benim gibi genelde Firefox kullananlardan iseniz bunu malesef bilmiyorsunuzdur. Firefox'ta malesef bu cicekleri goremiyorum ben, gormek icin arada explorer aciyorum hatta :))).
Neyse, iste boyle; bunun nedenini bilen bir arkadas soylerse sevinirim. Bu arada Duygucan'in blogunu da Firefox ile acarsaniz eski sablonundaki balik tutan adam kareleri sayfanin has kosesinde durmakta zaman zaman yazilari okumami engellemektedirler, yok eger explorer ile acarsam sayfa gayet temiz gorunmekte, bu da boyle biline.
Nedir bu Firefox'un durumu? Bilen?
19 Eylül 2006 Salı

mektup arkadasi

Kucuk bir kizken ben pekcok mektup arkadasim vardi benim. 1989 yilinda, hazirlik sinifinda 11 yasinda Ingilizce ile tanismis olan ben, yeni ogrendigim bu dili gelistirmek icin mektup arkadasi olmak icin basvurmustum. Bu konularla ilgilenmisolanlar bilirler bir sirket vardi bununla ilgilenen, renkli, etrafinda dunya bayraklari olan bir basvuru formu dolduruyordunuz once; isminizi, adresinizi, nelere ilgi duydugunuzu, nasil bir arkadas istediginizi ve hangi ulkelerden olmasini istediginizi iceren bir form.
Bu formlardan kac tane doldurdugumu animsamiyorum; ama pek cok arkadasim olsun yazisayim ingilizcem gelissin diye birden fazla doldurdugumu biliyorum. Bunun sonucunda cesitli ulkelerden mektup arkadaslarim olmustu ve ben bu konuda cok iddialiydim. Bir mektup geldiginde hemen oturup basina yanitlar ve postahaneye giderek buyuk bir zevkle mektubu gonderirdim. Mektup almayi, mektup atmayi ve postahaneleri belki de bu yillardan kalma birsey sebebiyle cok ama cok severim.
Mektup iki tanesi cok kalici olmustu: biri Finlandiya'dan bir oglan; digeri Norvec'ten bir kiz.
Finlandiya'daki arkadasim cok istikrarli, mektuplarima hemen cevap veren, benim tam da aradigim gibi bir arkadasti. Yalniz, cinsiyet farkliligindan belki de ona yazarken ortak bir konu bulmakta cok zorlanir ama yine de futbol vs gibi konularda fikir belirtmeyi ihmal etmezdim. Bir de cocuk cok heavy-metal dinler; mektup kagidina kursun kalemle -herseyi kursun kalemle yazardi, zarfin ustunu bile- heavy meatl figurleri cizerdi minik minik; cok komik gelirdi bu bana, oysa ben ozellikle o yillarda klasik muzikten baska muzik dinlemeyen, yasina ve hatta yasitlarina gore ekstra olgun bir hanim hanimciktim. Neyse, biz onunla yazisaduralim; mektup arkadasligimizin ikinci yilinda (orta birdeyim artik) ben ona, onun da bana yollayacagi umuduyla bir fotografimi yolladim. O yollamadi, o yollamayinca ben de her mektupta istemeye basladim- iyice merak iste-, boyle bir bir yil daha gecti... O yilin sonunda artik mutlaka fotograf gondermesini, gondermezse bir daha ona yazmayacagimi belirten bir mektup gonderdim. Herzaman duzenli gelen mektubu cocugun gelmez oldu, sonra bir gun yine duz beyaz -kizlarin zarflari cicili bicili renkli olurdu oysa ki, ve ben de kirtasiyeden mektup arkadaslarima ozel renkli mektup kagitlari ve zarflar alirdim- ustu kursun kalemle yazilmis bir zarf aldim. Ondan geldigini bilerek, hemen zarfi actim; zarfi acmamla fotografi elimden dusurmem bir oldu.... Klasik iskandinav bir tipti-sari sacli, mavi gozlu, bemmmbeyaz tenli- ancak cocugun yuzu sivilce doluydu; tarifi mumkun degil, yuzunun heryerinde sivilce vardi. Bunun ustune fotografi hemen imha ettim, ve bu durum beni cok rahatsiz etmis olacak ki cocuga bir dha ona yazmayacagima dair mektup yazdim, ve ondan birkac mektup almama karsin ona bir daha yazmadim. Simdi dusununce ne buyuk bir ayip ettigimi dusunuyorum, ama ergenlige girilen o yillarda insan daha bir sekilci oluyor demek ki, bu olayi dusununce kendimi cok suclu hisseder, uzulurum ben.
Norvecli kizla uzun, cok uzun yillar surdu yazismamiz. Yalniz universiteye basladiktan sonra adres degisikligi, vs derken mektuplar koptu. Yazismaz olduk ama o benim hep aklimdaydi.
Gecenlerde bir makale okurken ben, arastirmacilardan birinin Norvecli oldugunu gormem bana bir sekilde mektup arkadasimi animsatti- ehem ne kadar dikkatli makale okuyorum anlayin artik ;)- ben arkadasimin ismini google'da arastirdim; karsima bir email cikti; usenmedim, oturdum email yazdim. Bak ben sumuklu, beni hatirladin mi diye...
Ve, bu sabah bir yanit aldim! Evet, ondan, mektup arkadasimdan. Hemsire olmus, su anda geceleri calisiyormus, yalniz yasiyormus vs. Emaili beni cok mutlu etti; artik yazismamiza emaillerle devam edecegiz,
neredeeeen, nereyeeeeeeeeee iste...
17 Eylül 2006 Pazar

yine...

yine yagmur yagiyor;
yine pencerem acik ve ben yine yagmuru dinliyorum, izliyorum, kokluyorum;
yine birseyler yetistirmem gerekiyor ders calisiyorum;
yine mutluyum!
anladim ki yagmur=mutluluk demek benim icin, ne kadar cok yapmam gereken sey olursa olsun, kafamda bilmem ne kadar soru isareti olsun, ne kadar belirsizlik olsun, ne kadar stres olursa olsun umurumda degil, yagmur yagiyor ya ve ben topragi kokluyorum ya umrumda degil hicbiri iste...
bu cuma gunu onemli sayilabilecek bir sunumum var ve ben degisen arastirma sonuclarima gore makalemi de biraz degistirmek konumundayim; onun icin calisiyorum su anda. bu makalemi ayni zamanda is gorusmesinde sunacagim icin iyi olmasinin ayri bir onemi var, hem makalenin hem de sunumumun iyi, hatta cok iyi olmasi gerekiyor zira 4-5 ekim'de ben bu sunumu bir kuzey eyalette bir okulda yapacagim. okul guzel bir okul, istedigim bir okul o yuzden iyi olsun istiyorum hersey; hayirlisi olsun tabii ama yine de bu okul olsa ayri bir mutlu olacagim ben. hem okul hem de okulun yeri bizim icin cok cazip cunku.
guney eyaletlerde de basvurdugum ve istedigim okullar var aslinda ama artik biraz mekan degissin istiyorum. Dallas'i sevmeme, yasam kosullarinin burada cok rahat oldugunu dusunmeme ragmen zorlu gecen, ki hala bitmis degil, doktora ogrenciligi yillarindan sonra tamamen degissin istiyorum cevrem. hem ne demisler tebdil-i mekanda hayir vardir; oyle olsun diye umud ediyoruz biz de.
iste ben calisiyorum, boyle iyi olmasini umarak herseyin.
ve yine annemler gelecek; bu nedenle de cok mutluyum, hem onlari gorecegim, hem onlar Selim'i gorecekler, hem hersey bu sefer daha guzel olsun diye umud ediyorum, herkes bizimle birlikte ayni dilekleri paylasiyor, biliyorum, bunu hissettikce de mutlu oluyorum.
yine yagmur yagiyor;
yine pencerem acik ve ben yine yagmuru dinliyorum, izliyorum, kokluyorum;
yine mutluyum...
16 Eylül 2006 Cumartesi

okumaz olaydim!

eskiden siyasi bir kisilige sahiptim ben. politik kitaplar, yazilar, kose yazarlari okur, cesitli gunden hakkinda mutlaka bir gorusum olurdu.
taa ki turkiye'deki olaylarin "ayni"liginin, hicbir zaman degismeyen karakterinin, eski olaylarin, ideolojik kavgalarin deyim yerindeyse bir temcit pilavi gibi yuzbinlerce kez insanlarin onune suruldugunu ve bizlerin hadi yiyelim diye ac kurtlar gibi payimiza duseni almak icin ne kavgalar verdigimizin sacmaligini anlayana dek.
sonra biraktim bu isleri; artik politik kitap okumuyorum hic, turk gazeteleri okumayi az cok biraktim sayilir-yine de arada bakiyorum, itiraf etmeliyim-, kose yazarlari hepten bitti benim icin. Yalnizca ara ara okudugum bir Can Dundar var, bir de Elif Safak ne yazmis diye bakiniyorum bazen. O kadar...
O kadar ama yine de uzak olamiyor insan; bir yazi bir haber, tekrar kivilcimlar yakiyor basimda, ne yapmali, ne etmeli diye dusunuyor; sonra dusuncelerimin sacmaligini farkediyor; kuyrugunu kismis bir kedi gibi yerime oturuyorum. tepkisiz kalamiyorum ama tepkiler kendi kendimi sinirlendirip, kendimi uzmekten ve "yeter artik, kahretsin" diye belki birkac kufur saymaktan oteye gtmiyor ne yazik ki.
iste yine bir Can Dundar yazisi'nin yasattigi duygular.
icim, kalbim aciyor; baska birsey degil...
15 Eylül 2006 Cuma

ahval-i Selim



minnos Selim,
dis cikarmasinin da verdigi firsattan istifade herseyi agzina sokup, tadar;
muzik, sarki vs ses oldugunda annesiyle birlikte nay nay nay oynar;
bilgisayar klavyesine vurmaya bayilir, bilgisayar ekranina bakmayi cok sever;
gel, geel, gel diyince ona del, del, del diye karsilik verir;
annesi agzini acinca petit beurre biskuvileri annesinin agzina verir;
banyoyu cok sever ama banyoda da ayakta durmak icin can atar, annesi onu yikamakta zorluk ceker;
sikilinca oyun baslatir, annesini pesinden surukler;
yataginin ustunde hala durmakta olan sallanan oyuncaklari tutmak, yakalamak ister bu amacla annesinin kucaginda seve seve durur;
hayatini "nerde karmasa, hareket orada Selim" dusturuna gore yasar, ne zaman bir paket acilsin, mektuplar, gelsin gazeteler ciksin ortaya, ya da annesi sut pompalamaya baslasin, Selim hizla oraya kosar, olaylara baliklama dalar;
kitaplarina bakar, tabii agzina almadigi zamanlarda;
yemek yememek icin agzini buzer;
acik pencereler favorisidir, Selim onde annesi arkada pencere onunde dururlar;
...
ve daha annesini- babasinin hosuna giden, ama annesinin su an aklina gelmeyen pek cok seyi yapar.
iyi ki de yapar,
cunku annesi onu cok mu cok sever.
bu yazi da burada biter!

ah benim sikilgan ruhum...

bu aralar ben'i nasil tatmin edecegimi bilemiyorum ben. yine sIkIldim diye karsima gecip ufleyen pufleyen ben'e neler yapsam da ben'i eglendirsem bilemez oldum. sonra kuskun kuskun duran ben, bir degisiklik istedi; "bak duygucan da yapmis, hadi sen de yap n'olur " dedi. "olmaz" dedim, "ama bu kacinci???". "olur dedi, neden olmasin, ben istiyorum", sonra "isterim de isterim" dedi. "uf ama sen de artik cok oluyorsun" dedim. bana bu template'i gosterdi. "ama cok -girly- bu template" dedim. "olsun" dedi, "sen hatungillerden degil misin sanki" dedi. "oyle ama pek tarzim degil sanki" dedim. "uf uzatma" dedi, "istiyorum iste, bu olacak; bu beni mutlu edecek" dedi. "emin misin?" dedim "yuz kere karar degistirmek yok ama!". "eminim" dedi, "en azindan simdilik"."ne? simdilik mi? yoksa sonra yine degistirecek misin?" dedim. "bilmem" dedi, "degistiririm belki" dedi, "keyif benim"... "hmmmm" dedim. "hmmmm" dedi. "uzatma artik mutlu et beni" dedi.
"peki" dedim...
11 Eylül 2006 Pazartesi

ne yazmali, ne yazmali???

Neler yazacagimi bilemez durumdayim bu aralar. Hayatimizda hersey ayni- monotonluguyla devam ediyor. Ev-okul; okul-ev arasinda mekik dokuyoruz oylece. yasantimiz bu "dogru" uzerinde; "ucgen"olusturacak ucuncu bir nokta dahi yok.
Dun biryerlere cikmak istedim; okuldan gelmistim- evet, biz "inek" grubu pazar gunleri de ofislerimize gidip calismadan rahat edemiyoruz bir turlu- ama beceremedik biryerlere cikmayi dahi. Cunku biryerler ya bir sinema seansindan, ya bir yemek yeme yerinden; ya da bir arkadasin evinden ibaret buralarda. Same old, same old... hicbiri de icimden gelmedigi icin yine evde tikilma durumlari yasadik. Bu durumlardan bunaldigimi soylemis miydim? Soyluyorum o zaman; birseyler ya-pa-ma-ma durumlarindan bunaliyorum artik.
Bugun de sabahtan beri okulda ofisimde yine birseyler hallet birseyler yetistirme durumlarindaydim. Sonra yine ev, sonra yine okul olacak, sonra yine ev, yine okul, yine ev, yine okul, yine ev, yine okul, yine ev, yine okul, yine ev, yine okul, yine ev, yine okul, yine, yin, yi, y,.
8 Eylül 2006 Cuma

bi kedi gordum sanki...

bi kedi gordum sanki...
hayir hayir, bi dis gordum sanki
evet, evet gorduk: bir dis gorduk biz.
once sebo gordu bana gosterdi.
sag ust disi cikiyor selim, oyle ucu cikmis; hafif de siskinlik var. ben de yavruma ne oldu diyordum dunden beri bir mizmizlik, bir mizmizlik; ayaklarimin dibinden ayrilmamalar, kucak istemeler falan...
dis mizmizligiymis; anladim -e biraz gec oldu ama olacak o kadar ilk annelik ne de olsa ;)-
aslinda bu disin siskinligi vardi yaklasik bir haftadir ama ben hani selim dudagini patlatmisti ya ondan dolayi damagina da geldi ondan sisti orasi falan zannediyordum; yok, degilmis, beyimizin disi geliyormus yavastan.
gorduk, mutlu olduk.
oysa ki boyle gecikince disler- aslinda dorduncu aydan itibaren beklemek gerekiyormus- sebo'ya cekip bir yasindan sonra dis cikaracagini dusunmustuk ama surpriz yapti selim'in disi bize ;)
bir de baya agiz suyu akitma durumlari vardi- hala da var, onluksuz gezemiyoruz- gecer mi hemen bilmem.
bir de suna sasirdim; genelde alt disler cikmiyor muydu once?

Posted by sumuklubocek on Saturday, March 12, 2005 at 9:21 PM

bir Ocak ayinda yazilmis bir sey iste...



Uzaklarda olmak isterdim cok uzaklarda.
Bilinmedik bir yerde, tanimadik, taninmadik insanlar arasinda, uzak bir mekanda, uzak.
Muzik olsun isterdim,
The fire
Making me clean
Making me fly
Spinning me 'round and 'round
Spinning me 'round
Sarki soylemek ve dansetmek; durmadan, taninmadan, bilinmeden...
Gece olsun isterdim bir de, karanlik... yildizlarin isigi yalniz ve belki de ay, ama ille de dolunay.
Ve kumsal… kumsalda olmak, ciplak ayaklarla soguk kumlara basmak isterdim.
Sonra dansetmekten basim donsun isterdim, kumlara dusmek isterdim, sonra dalgalar carpsin vucuduma ve gotursun beni, alsin icine derinlere, sonsuz karanliga…

NOT: bazi kose yazarlari gibi eskileri desmeye basladim ben de. bu muzik bana hep bu yazdiklarimi hatirlatir oldu; ama cok sevdim ben bu parcayi, n'apiiim?

NOT2: bu yaziyi "sonra dalgalar carpsin vucuduma ve gotursun beni, alsin icine derinlere, sonsuz karanliga…" diye bitirmisim ya; yok, artik oyle olsun istemiyorum, cok sevdigim ve sorumlu oldugum bir Selim'im ve yasam'im var; yok oyle karanliga maranliga gitmeyi istemek, artik bu parcada dansetmek istiyorum sadece; ya da kollarima Selim'i alip dansetmek, onun gulusunu, ne oluyor diyen yuze ifadesini izlemek, onunla gulmek, ona guzel seyleri gostermek, muzik sevgisi tanitmak. yok oyle karanliga gitmek, yok depresyon falan ;)
6 Eylül 2006 Çarşamba

komik

komik: soylemeye calisirkenki halim...
vo-la-re o o, can-ta-re o-o-o-o

pes yani!

genelde "pes yani", "bu kadar da olmaz artik" vs. gibi guclu cumleler kullanmak istemiyorum; zira hep o olayi bastiracak olaylar cikiyor insanin karsisina. Ya da ne bileyim beni bu kadar sasirtan soke eden olaya bir baskasi ayni tepkiyi veremeyebiliyor, o olayi cok normal bulabiliyor. Neyse, ben anlatayim, siz yorumlayin artik.
dun asistani oldugum bir hoca ameliyat oldugu icin onun master dersine girdim; 6'dan 9'a kadar suren bir ders. hocanin talimatina gore derse bir dvd izleyerek baslayacaktik, bir saat suren liderlik hakkinda bir belgesel yapim. Ben onceden izlemis ve cok begenmistim bu calismayi. Zira genel olarak liderlik hakkindaki bu yapim alaninda onde gelen bir hoca tarafindan hazirlanmis, cervantes'in don kisot karakteri, flemenko muzigi ve dansi, Jean D'arc, Betty Blue -bu Betty Blue'nun filmini de kitabini da cok begenmistim-, Amarikan is ve politika dunyasindan az bulunur orneklerle suslenmisti. Her ne kadar cok farkli ornekler olsa da yapimin ana temasi Don kisot karakteri uzerinde geciyordu ve "sebat etme" ve "kendini tanima" ana temalari uzerinde Don kisot anlamli bir sekilde yorumlanmisti.
Ancak belgesel yapim bittiginde sinifa, nasil diye sordum. pek tabi soracak ve ustunde ders isleyecektik cunku. sinifin genel yaniti cok sasirtmadiysa da beni, dusundurdu. sasirtmadi; cunku izlerken sikilma emareleri gosteriyordu sevgili master ogrencileri, ya da bilgilenmek (!) amaciyla wikipedia'dan don kisot'u arayanlar vardi. dusundurdu: cunku verdikleri yanit belgesel'i anlamadiklari cok soyut(!) bulduklari idi. don kisot icin iyi bir komedi tanimini yapanlar ve yapimi hazirlayan hocanin bu yapim sayesinde ispanya'da iyi gezdigine dair yorum yapanlar da cabasi...
konuyu nasil toparlayacagimi sasirmis olan ben "ama bakin su su su noktalar da vardi ozellikle liderlik uzerine" diye birkac cumle soyledigimde "haaaa o, o anlama mi geliyordu" diyen durust yanitlarla karsilastigimda iyice canim sikildi cunku "anlama gelmek" diye birsey yok apacik bunlardan bahsediliyordu yapimda.
yani sasirsam mi, sikilsam mi, gulsem mi yorumlarina bilemedim.
neyse onlari birakip yapimda gecen guzel bir cumleyi aktarayim size:
"We live in a world that emphasizes realistic expectations and clear successes. Quixote had neither. But through failure after failure, he persists in his vision and his commitment. He persists because he knows who he is."
4 Eylül 2006 Pazartesi

yagmurlu bir Labor day

Bugun mutlu oldugum gunlerden biri, cunku yine yagmur yagiyor Dallas'ta. Ve yaklasik bir haftadir serinleyen havalarin keyfini cikariyoruz biz; bir daha 40 dereceleri yasamama dilekleriyle birlikte elbette. Bugun ornegin tum gun yavas yavas usul usul yagdi yagmur, ve hala yagiyor. Sag tarafimda pencerem acik; hem yagmurun sesini dinliyorum su anda, hem de guzelim toprak ve yesilin kokusunu icime cekiyorum, bir daha icimden cikmasin bu koku diye oyle her soluk alip verisim bir rituel seklinde.
Bugun ayrica ABD sinirlarinda- sanirim hemen hemen tum eyaletlerde, birkac istisna olabilir- Labor Day kutlaniyor. Aslinda nasil kutlaniyor tam olarak bilemiyorum, benim bildigim bugunun tatil oldugu, dinlenme ve Amerikalilar icin alis-veris anlamina gelen bir tatil gunu iste.
Sabah, Selim'i de alip bir arkadasima kahvaltiya gittim. Iyi de ettim, uzun zamandir gormedigim pek cok insani gordum kahvaltida. Ayrica arkadasim downtown tarafina tasinmisti yeni, Dallas'in yasanabilir guzel bir downtown mahallesi oldugunu gordum -kisa gunun kari ;)-. Gerci kahvalti dediysek de eve donusum ogleden sonra iki'yi buldu. Sebo tatil olmasina ragmen bir hocasiyla gorusecekti o yuzden Selim'le bos evimize girdik. Biz Selim'e oynar ve ben bir yandan yemek yapmaya calisirken Sebo geldi, onun gelisini firsat bilen ben yemegi tamamladim -zeytinyagli bamya yemegi ve nohutlu pilav, pilav cok cok lezzetli olmustu bu arada ;)-.
Sonra uzun zamandir ailecek gorusemedigimiz bir arkadaslarimizi aksam caya davet ettik, sagolsunlar bizi kirmadilar ve aksama gelecekler. Yemekten sonra onlara patatesli tuzlu kek ve hep kafamda olan cayli keki modifiye ettigim cevizli kakaolu kek yaptim. Kekler nasil oldular bilmiyorum cunku hala firinda pismekteler, kokulari guzel geliyor ama.
Bir yandan yagmurun sesini dinliyorum ben; sakin, huzurlu bir tatil gunu gecirmenin de keyfine vararak...

f v2CZz

ne zamandir yazmiyorum Selim'le ilgili birseyler. Alinda dusunmekteyim ayri bir blog gerekli mi herseyi sumuklubocek'e mi yazsam diye, bilmiyorum hala dusunuyorum iste.
Selim buyudukce yaramaz bir cocuk haline gelmeye basladi, dogru bir yonde yani :) Gecen persembe gunu kasla goz arasinda dudagini patlatti ornegin. cok buyuk bir kaza degildi ama yuregimi agzima getirmege yetti dogrusu. yani bir yerde usul usul oynarken bu cocuklar nasil oluyor da en tehlikesiz yerlerde bile bir taraflarini incitecek birseyler buluyorlar hayret ediyorum ve bazen hayretler icinde seyreyliyorum yalnizca, elden kimi zaman birsey gelmiyor cunku, olacak olan oluyor; kasla goz arasinda dudagi falan patlayabiliyor iste boyle.
emekleme ve ayaga kalkma, koltuklari siralayarak yurume olaylarimiz cosmus durumda; hele gece uyku ile uyaniklik arasinda ayaga kalkmasi varya gulsem mi, iyice kendini uyandiriyor diye uzulsem mi bilemiyorum.
ek gidalarla aramiz ne iyi ne kotu. yogurdu cok seviyoruz- bu konuda kesin annemize cekmisiz- her kosulda yogurt yiyebiliyoruz. hazir bebek yiyeceklerinin yaninda mumkun oldugunca evde de birseyler hazirlamaya calisiyorum ve hasbelkader yiyiyor onlari da Selim.
bu arada birseyler de mirildanmaya basladik ba-ba-ba-ba'lar de-de-de-de'ler, day-day-day'lar favorimiz, bir de kendi kendimize soyledigimiz sarkilar vs var. anlamli birseyler yok henuz, daha da birseyler beklemek icin erken sanirim.
henuz dislerden ses seda yok malesef; kendimi bilmiyorum ama sebo'nun disleri bir yasindan sonra cikmis Selim de bundan nasibini alacak sanirim.
simdi de uykusu var Selim'in ama uyumamakta direnip ortalikta ne yapacagini sasirmis bir halde dolanmakta su anda. ben gidip onu uyutayim bari; afternoon nap ;)
NOT: BASLIK SELIM'IN ESERI, ANLAMINI SIZ BULUN BAKALIM...