Pages

22 Haziran 2005 Çarşamba

Bitti....

Evet bitti...
su geldi, gelecek, gecti, gececek diye bekledigim sinav nihayet bitti, dun.
Iki gun, sekiz saat sinav odasinda tek basima onumdeki sorulari cevaplandirmaya calistim.
sunu soyliyeyim oncelikle umdugum kadar korkunc degildi. Bazi seyleri ister istemez biz kendimize zorlastiriyoruz sanirim. Neyse, yaptim iste birseyler elimden geldigince. Benim sorumlulugum bitti, pas hocalarda simdi, bakalim onlar ne yapacaklar, simdi oturup onlarin kararlarini bekleyecegim.
Benim bolumumde isler biraz goreceli, aslinda saniyorum tum doktora programlarinda boyle bu, aslinda biletiniz onceden kesilmis oluyor, yani gecip gecmeyeceginiz hocalarin gozunde belli zaten, sinav isin formalitesi... Tabi ben benim biletimin ne oldugu konusunda bir bilgi sahibi degilim o yuzden simdi bekleme zamani.
Bekleyip gorecegim bakalim...
Bu arada tatil keyfi cikarmanin tam sirasi sanirim, iki uc gunluk kendime off veriyorum simdilik...
3 Haziran 2005 Cuma

medeniyet zincirlerini parçalayan göçmen ruhu

Bugunlerde yazamiyorum pek ama okuyabiliyorum. Birkac saat kendime vakit ayirabilmenin luksunu yasiyorum boylece, kacamak ve secici olmayi gerektiren bir luks bu.
Sucluluk duygusu yok;
Hele de asagidaki yaziyi okudugum ve paylastigim icin hic yok.
Insanin duslerinin pesinde gidebilmesi kadar tatmin edici birsey daha yok diye dusunuyorum.
Keske hepimiz icimizde duslerimizin pesinde kosmayi saglayan o buyuk gucu bulabilsek.
Che ile ilgili hatiri sayilir sayida kitap okudum ancak "Motosiklet Gunlukleri"ni yakin bir zamanda okumayi umud ediyorum.

Bir selede… meçhule…
Geçenlerde bir sohbette laf yoldan, yolculuktan açılınca 40'larının başında bir dostum 50. yaşgünü için yaptığı plandan söz etti:
Yarım asrı devirdiği gün, küçük kızı da üniversiteyi bitirmiş olacaktı. İşte o gün üç arkadaşıyla birlikte bir tekneye atlayacak, rüzgârın peşi sıra yelken açacaktı.
Tam bir yıl...
Çoğunlukla başkaları için yaşanmış yarım asrın sonunda bir yıllık bir mola...
Onun bu Koç’vari düşünü tartışırken, yine 40'larının başında bir anne, "Benim de motosikletle Ortadoğu turu projem var" dedi. O da oğlunu ve eşini bir süre bırakıp bir motorun selesinde hayatını yaşayacaktı.
Ama sofradan gelen bir soru, hayali böldü:
"Bavulunu nereye koyacaksın?"
Doğrusu can yakıcı bir soruydu.
Öyle ya, ömrüyle birlikte bavulu da doluyordu insanın; konfor ihtiyacı da yaşıyla beraber büyüyordu.
Motor terkisinde özel şampuana, cilt kremine, makyaj malzemesine yer olmuyordu.
Everest'in yayınladığı Che Guevara'nın "Motosiklet Günlükleri”nden söz etmenin tam sırasıydı.
* * *
Latin devriminin yakışıklısı, 23 yaşındayken yakın bir arkadaşıyla birlikte, motorla Güney Amerika'yı boydan boya katetmeyi kafasına koymuştu.
O yaşlarda tıp fakültesini bitirmek üzereydi. Giderken okulunu, istikbâlini, ailesini ve ilk aşkını ardında bırakmıştı.
Bir gün babasına "Ben Venezuela'ya gidiyorum. Bir yıl orada kalacağım" demişti.
Babası şaşkınlık içinde "Kız arkadaşın ne olacak" diye sordu;
"Beni seviyorsa bekler" dedi Che...
Sevgilisine veda armağanı olarak bir köpek götürdü, adı "Geri-dön"dü.
Günlüğüne o anki duygularını bir Latin şairiyle yazdı:
"Kalbim o dilberle sokak arasında / salınıyordu bir sarkaç misali..."
Günlük, sonrasını şöyle yazıyor:
"Ağzımda veda etmenin yarı acı, yarı tatlı tadıyla, kendimi daha ilginç şeyler yaşayacağıma dair hayaller kurduğum yeni diyarlara kalkan serüven rüzgârlarına teslim ettim”.
* * *
Nasıl da her şeye boş vermeye çağıran bir haytalığı, bir vurdumduymazlığı, bir bencilliği var yolculuk fikrinin...
Bir kez yollara düşmeyegör, derhal bir yaşam biçimine dönüşür.
Teker döndü mü artık "Geri-dön"üp yerleşmek, uzlaşmaktır.
"Motosiklet Günlükleri”ni okuduktan sonra bu yolculuğun sonuçta Ernesto'nun hayatına malolduğunu anladım.
Çünkü "seyahat" virüsü girmişti bir kez kanına...
Fidel'le tanışıp Küba devriminin hizmetine girdikten sonra da yolculuğunu dağlarda gerilla olarak sürdürmüştü.
Devrimi kazanıp da sıra koltuğa oturmaya gelince de yerleşmeyi reddetmiş, göçmen damarına yüklenmişti.
Onun ütopyası, koltuğa oturmak değil, koltuksuz bir dünya yaratmaktı çünkü...
Kişiliğini bir motor selesinde şekillendirmiş olanlar için koltuk eksiklik değil, fazlalıktı.
Ayrılıp yeniden dağlara dönmek istediğini söyledi Fidel'e...
Fidel kaldı ve devlet adamı oldu.
O gitti, öldürüldü ve efsane oldu.
* * *
Bugün ölümünden 38 yıl sonra hâlâ bütün dünyada devrimin simgesi olarak selamlanıyor, adına şarkılar yakılıyor, resimleri tişörtleri süslüyorsa bu, biraz da onun "medeniyet zincirlerini parçalayan göçmen ruhu”nun eseridir.
İşin sırrı, geçmişi ve gelecek hayallerini bir anda sıfırlayabilip bir motosikletin selesinde bir dostun beline sarılıp açılabilmektedir.
Koltuğa yerleşmeden, 50 yaş beklemeden, bavul iteklemeden...
Önünü ardını bilmeden, motoru hesapsız bir yarına doğru sürebilmektedir belki de mutluluğun sırrı...

CAN DUNDAR
25 Mayıs 2005, Çarşamba
1 Haziran 2005 Çarşamba