Pages

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Beklemedeyiz

Ne yazacağınp bilmeyen ama yazmak da isteyen bir durumdaki insan nasılsa ben de o durumdayım şu anda. Ahh oysa ne çok şey birikti ben kabuğuma çekildiğimden beri. En basiti Türkçe klavye yükledim mesela bilgisayarıma. On küsür yıldır i ş ğ ü ö ç gibi harfleri kullanmamış biri olarak bir garip oldum doğrusuç Bilgisayarda yazı yazmayı yeni öğreniyor gibiyim. Virgüiün yerini kaybettim bu arada bulamıyorum virgülsüz yazıyorum yazılarımı bir solukta okunsun diye :).

En büyüğü - ya da büyüklerinden biri demeliyim çünkü pek bir büyük değişiklik olacak yakın zamanda hayatımızda- de yeni bir bebiş katılacak olması hayatımıza. Teklifsizce hayatımıza giren bir bebek...

Yine blog şablonunu değiştirdim. Şablonun adı 'yorgun kız'mış. Bugünlerdeki ben gibi yorgun. En çok da bebeği beklemekten yorgun. Sadece ben değil aslında hepimiz yorulduk bu beklemekten. 40. haftadayız. Hem hamileliğin uzunluğunun, hem bebişin heyecanının, hem de yaşantımızdaki değişikliklere bir an önce başlayabilmeyi beklemenin yorgunluğu sindi üstümüzde. Günlerimiz sanki beklemekten başka birşey yapmıyoruz gibi geçiyor. Bunalımlı bir yaz anlayacağınız.

Bunda burada yanlız olmanın etkisi de var elbette. Yalnız olmasak belki daha çabuk ve neşeli geçebilir, kimbilir... Yaşamadım bilemem ki deyip noktalıyorum.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Keyifsiz yazi

Bu aralar pek keyfim yok. Icim buruk, gonlum sikkin... Yaptigim cogu seyden zevk almiyor, kendimi kucuk mutluluklar olusturmaya zorluyorum, ki takdir ederseniz bu ruh haliyle pek de kolay olmuyor. Isimden ve ogrencilerden bunalip kendimi cok sevdigim okumaya versem okudugum birakin birkac sayfayi birkac satiri gecmiyor. Elime aldigim hicbirsey bana zevk vermiyor. Sebebi, kis, ve kisin getirdigi rutin olmali. Boyle zamanlarda hani su intihar istatistikleri yuksek olan kuzey ulkeleri geliyor aklima. Orada ruhen ve aklen saglikli kalmak daha bir zordur diye dusunmeden edemiyorum.
Bir bosluk icinde yasiyorum sanki, gunluk rutinler de bu boslugu dolduramiyor. Belki vucudumun ve zihnimin boylesi bir bosluga ihtiyaci vardir diye dusunerek kendimi avutsam da biliyorum cok icimde bu yalana bir gulucuk atiyorum.
***
Dort yeni e-kitap aldim. Hani belki icimdeki boslugu doldurur diye. Kitaplardan biri Zulfu Livaneli'nin Serenad'i (kitabin ic kapaginda Omer Zulfu Livaneli yaziyordu, Livaneli'nin Omer onismini hic duymamistim, yabanci geldi). Inanmazsiniz belki ama Livaneli'nin okudugum, okuyabilirsem elbette, ilk kitabi olacak bu. Nedeni de basit aslinda, "muzisyenden de yazar mi olurmus!" onyargisi... Livaneli'yi hep elinde sazi "hey ozgurluk.." diye soylerken hatirlarim ben oysa ki...
****


Yazmasaydim, cildiracaktim demis ya Sait Faik, ben de oyle iste, oylesine...

15 Şubat 2013 Cuma

"Aga" koyunden gelen kucuk kiz...

Yine kasvetli bir ruh hali ile uyandigim bugun okudum Ayse'nin yazisini... Adem'in hikayesi beni de cocuklugumda yasadigim benzer bir anima goturdu.
Arada-sirada gorustugumuz anne ve babamin "daire" arkadaslarinin evine gitmistik o cumartesi aksami. Benim icin herhangi bir gece gezmesinden tek farki, evin sahibesinin dogulu bir "aga kizi" oldugunu duymus olmamdi. "Aga" kelimesi televizyondaki Turk filmleri kadar yakin bana. Sonra da okuyacagim Yilmaz Guney, ya da Yasar Kemal kitaplarindan taniyacagim "aga"yi.
O zamanlar ilkokul dort ya da besinci sinifta olmaliyim, belki de uc...  Zira daha kucuklugume dair anilarim cok degil, olsa da boluk porcuk, zaman kavramindan uzak..
Evlerine gittigimizde "aga kizi" oldugunu duydugum teyzeye hep urkek yaklasiyorum, "aga"ligin cagristirdigi negatifligin bir uzantisi olsa gerek... O aksam bizden baska birkac aile daha var, ancak tek cocuk ben, ve evin benden kucuk iki oglu...
Ve bir de "o". O diyorum, cunku simdi adini bile hatirlamadigim kucuk bir kiz cocugu o. Kucuk, belki benim yaslarimda, belki bir ya da iki yas daha buyuk. Yuzunu hatirlamiyorum pek, ama gulumseyisini ve iceridekilere cay, kahve, ikram tasiyan kucucuk ellerini...
O, ev sahibesine yardim etsin diye "dogu"dan, "aga"nin koylerinden birinden gonderilmis kucuk kizcocugu. O aksam pire gibi calisiyor, iceridekiler cay tasiyor, bize kurabiye getiriyor, boslari topluyor, yenilerini dolduruyor, cay fasli bitiyor, meyve fasli basliyor, "o" hic oturmuyor, calisiyor... Arada bizim oturdugumuz/oynadigimiz odaya geliyor, bana gulumsuyor, "gel, birlikte oynayalim" diyorum, geliyor... Geliyor ama kisacik bir sure sonra iceriden cagirildigi icin belki, belki de gitmesi gerektigini dusundugu icin, kucuk ellerine dusen sorumluluklar bekledigi icin belki gidiyor... Ben, onu izliyorum, benim yasimda, benimle oynamasi gerekir diye dusunuyor. O da sanki bunu okumus gibi yuzumden, arada benim oldugum odaya ugramayi hic ihmal etmiyor, ugruyor, gulumsuyor, iki dakikalik bile olsa oynamaya calisiyor benimle... sonra yine gidiyor.
Benimle oynarken elleri dikkatimi cekiyor en cok, kucuk, catlak elleri... O gece gezmesi, "o"nu izlerken cok uzun geciyor benim icin.
Gitme vakti geldiginde, yine kucuk elleriyle herkese paltosunu veriyor. Sonra benim yanima geliyor, bana paltomu vermekle kalmiyor, giydirmeye calisiyor, kucuk bir "abla" gibi... Sonra bana "yine gel" diyor, "yine gel olur mu? oynariz yine birlikte, yine gel..."
Ve kucuk, catlak ellerini salliyor arkamizdan...

****
O'nu ilk ve son gorusumdu sanirim. O kisi "aga"nin kizinin evinde gecirmis, sonra da evine-koyune -bir evi varmiydi bilmiyorum ama- geri gitmisti... Ama benim aklimda gulumseyisini, ve kucuk catlak ellerini birakarak...

13 Şubat 2013 Çarşamba

Blogunuzu kitap haline getirmek ister misiniz?

Benim uzun zamandir aklimdaydi bu fikir. Blogumun "kitap" degeri tasidigindan degil, bir ani olarak saklamak istedigimden. Hani bir gun gercekten su dizide oldugu gibi, sabah kalktiginizda hicbir elektronik-teknolojik aletin calismadigini gorseniz.... O hesap, o zaman yazdiginiz blogunuza, anilariniza ne olacak?
Henuz kesfedemedim ama zannediyorum blog yazilarinizi bilgisayariniza indirebiliyorsunuz. Ancak isterseniz blogunuzu bastirip kitap haline getirebilirsiniz, onu da bu sabah tesaduf eseri buldum. Iste buradan!

11 Şubat 2013 Pazartesi

Soguklarla bogusmak...

Soguklarla bogusmak...
Hayatinin buyuk bir kismini iliman bir iklimde geciren bir kisi icin pek kolay degil elbette... Hatta Boston'a tasinmadan onceki hayatimiz da Texas gibi kislari dahi bahar havasinda gecen bir memlekette gectigi icin Boston kislarina alismak pek kolay olmadi. Hos, son iki yildir Boston da bize cok kotu davranmadi... bu yila dek!
Bu yil buradan da pekcok kez sizlandigim, pardon bahsettigim :), kadariyla bu yil soguklarla bogusuyoruz. Gunduz -15'leri gordugumuz kuru soguk bir yana, gecen cuma yagan ve 70-90 cm arasini bulan kar bu kisa "kis" dedirtti gercekten de!
Yasadigimiz yerin merkezinden cekilen bu fotograf durumu cok iyi ozetliyor.  Evimizin onune ve tum sokaklara bu kar tunelleri hakim. Bu kar ve buz tunelleri arasindan yuruyorsunuz, eger yuruyebilirseniz...


Elbette bu durum her zaman oldugu gibi cocuklara yariyor en cok. Cuma gunu tatil edilen okullar, hala temizlen(e)meyen kar sebebiyle pazartesi de tatil edildi. Uzun bir sure tamamiyle temizlenemeyecegi de malum. Hani biz havalar isinsin da bahcemizle ugrasalim, birseyler ekelim derken bahcenin ustu simdi en az 50cm karla kapli. Arabamiza bu buz tunelleri arasindan ulasiyoruz. Eger havalar soguk gitmege devam ederse bir muhtemelen tum subat hatta Mart ayini da bu karlarla birlikte gecirecegiz.

Bu hafta sonunun tek getirisi bize cok da uzak oturmayan Turk komsularimizla tanismak oldu. Isin ilginc yani komsularimizla hemsehri cikmamiz oldu. Hersey goreceli, komsularimiz Wisconsin'den tasinmislar buraya, Wisconsin kisinin normaliymis bizim bu Boston'da yasadigimiz "anormal" kis.
Bu arada duydum ki en son 1997'de 30 Martta olmus bu siddette kar yagisi, 1 Nisan'da bu kadar cok kar'a uyandiklari icin Bostonlular buna Nisan bir sakasi kari adi vermisler, ne saka ama!