Pages

24 Nisan 2014 Perşembe

Güzel Bir Gün

Güzel bir "gün" tanımınızda ne var?

*** *** ***

Güneşli, iç ısıtan ama terletmeyen, hatta arada hafif hafif esen bir bahar havası,

Bahar havasına eşlik eden ağaçlar, kuşlar, karıncalar, böcekler,

Etrafta cıvıldayan, tamam arada hatta mızıldayan çocuklar,

Eşlik eden bir yudum çay, kahve, işin bahanesi abur cuburlar...

Ve ille de, mutlaka, olmazsa olmaz, anı paylaştığınız tatlı dostlar, dostlar...
hani az olup öz olanından...

*** *** ***
İşte dünü mutlu kılan, komşu ODTÜ kampüsünde geçirdiğimiz böyle "güzel bir gün"dü! 

*** *** *** 

17 Nisan 2014 Perşembe

Tembellik hakkı...

Biraz blog, biraz çocuklar, biraz gezmece olsun...
Okunacak sınavlar, ödevler, toplanacak data'lar masamda dursun...
Biraz ağaç, birkaç kedicik, biraz bahar olsun...
Ey insanlar duyun!
Tembellik hakkımı kullanıyorum bugün!






Oğluşlar ve resimleri

Büyümekten mi kaynaklanıyor, ilgi gösterdiklerinden mi bilemiyorum... Bazen evde, bazen okulda öyle güzel çizimlerle geliyorlar ki bu aralar, inanamıyorum. Bizim gibi göçebe evlerde birşey saklamak çok mümkün olmadığı için fotoğraflarını çekiyorum resimlerinin, unutulmasınlar diye.

*** *** ***
Bu Kerem'den, okulda yaptığı kendi portresi. En çok şaşırtan beni kendini koyu renge boyaması... Bunun bir hikayesi var çünkü: ABD'de ike bir gün, bir yerde -zannediyorum doktor ofisiydi- zenci bir bayan Kerem'le çok ilgilenmiş, ama tüm çabasına karşın konuşturamamıştı Kerem'i.Ofisten çıktığımızda neden konuşmadığını sorunca Kerem beni hayretlere düşüren bir cevap vermişti: "Çünkü kahverengi insanları sevmiyorum...." Şaşırdım, zira evde hiçbir zaman böyle bir önyargı aşılamadık çucuklarımıza. Ya okulda böyle birşey duydu, ya da çocuk gözüyle belki de rengi kirli diye düşündü, bilemiyorum. İşte böyle birkonuşmanın üstğnden geçen bir-bir buçuk yılın sonunda Kerem'in kendi portresi...


*** *** *** 
Selim resim dersinde yaptığı kendi portresini getirdi eve. Kendi portresi olduğunu anlamadım önce birresimden bakarak mı yaptındiye sordum. "Hayır" dedi, "kendi portrem, Modigliani stilinde çalıştık", "hmm"dedim, "güzel görünüyor", sonra çaktırmadan kimdir, nedir, nasıldır resimleri, şeklinde araştırdım internetten. Sonuç: Oğlumdan yeni birşey öğrendim... "Ezik" kelimesinden sonra Modigliani'yi öğrenmiş olmam güzel bir gelişme...






11 Nisan 2014 Cuma

Beypazarı demişken...

Beypazarı'nı şöyle uzunca bir yazı halinde yazayım diyordum ki bazen derler ya günahlarım elvermiyor diye, benim de zamanım el vermiyor iki arada bir derede birkaç cümleye ve bir-iki ftoğrafa sıkıştırabildim ancak.
Olsun...

Ama Beypazarı demişken yaz(a)madan geçemeyeceğim bir yemeği var o da Beypazarı güveci... Okuyanlar yanlış anlamasınlar unutmak istemeyişimin nedeni güvecin tadından tuzundan değil, ama bizzat yaşadığım şaşkınlıktan! -Aynı şaşkınlığı yaşayan birçok kişi olabileceğini düşünüyorum, onlardan biriyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır bile-.

Şimdi, "güveç" deyince aklınıza ne gelir sorusuyla başlayalım isterseniz. Sahi, "güveç" denilince aklınıza ne gelir? Benim aklıma:
1. Güveç kapta- yani taş ocakta pişirilen -ille de taş ocakta pişirilmesi gerekmiyor tabii- toprak kapta yapılan bol sebzeli, kuşbaşı etli, biraz da sulu yemeğin adı. Yani şöyle birşey.
2. Toprak kabın adı, içinde ne pişirilirse pişirilsin: güveçte sarma, güveçte dolma vs. gibi. Bu da böyle birşey.

Ancak Beypazı güveci denilince şunun gibi birşey yiyeceğim iç aklıma gelmemişti. Hani bildiğimiz etli pilav, tek farkı güveçte pişmiş olması. Lezzetli olmasına lezzetliydi ancak beklentim bu olmadığı için şaşırdım gerçekten. Ve hatta tadı babaannemin bayram sabahlarında -Balkan adetidir- pek de güzel yaptığı etli büryanın aynısı!

Velhasıl durum budur! Yolunuz birgün Beypazarı'na düşer de Beypazarı güveci yemek isterseniz, bilin ki yiyeceğiniz şey toprak kapta pişirilmiş etli pilavdır efendim. Nokta.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Ankara'da Haftasonu

Ankara'ya bahar geldi ya, ya da biz öyle hissediyoruz, bizim de bir arkadaşımızın da vesilesiyle Beypazarı'na düştü yolumuz. Yalnızca dokuması ile ünlü olduğunu zannetiğim Beypazarı'nın daha pekçok şeyi ünlüymüş meğer. Restore edilmiş evleri, Selçuklular'dan kalma camileri, Kuru dedikleri -ve açlıktan mıdır bilmem bizim oğlanların pek sevdiği -havuç suyundan daha çok sevdikleri- bir çeşit kurabiyesi, ve hemen hemen herşeyini ürettikleri havucu... Ayrıca Beypazarı Yaşayan Müze'si hem çocuklar, hem bizim için çok eğitici oldu. Bir Ege'li olarak İç Anadolu kültürü'nü de az çok öğrenmiş oldum bu sayede. Güzel ve yorucu bir cumartesi oldu bizim için ama değdi doğrusu...



*** *** ***


Bir -iki yudumluk havuç suyu macerasına katılan Kerem ve Selim'in yarısı :)

*** *** *** 

1221-1225 yıllarında yapılan Alaaddin Camii

Selçuklu cami mimarisini çok beğenirim, kubbe yerine ahşap oymalı tavanlar, cami ortasındaki ahşap sütunlar değme Osmanlı camileri'nden çok daha hoşuma gitmiştir hep.

*** *** ***
Ankara'da ne yazık ki dışarıya çıkmak ve gezmek denilince akla ilk önce bizim burada ismini yeni öğrendiğimiz alışveriş merkezleri -AVM'ler- geliyor. Hükümet politikası mıdır nedir her yer AVM'lerle dolunca insanların bir numaralı aktivitesi AVM gezmek. Bizim de kolayımıza geldi ilk başta, buradaki eksiklerimizi de tamamlamak için pek fider olmuştuk AVM'lere. ANcak farkettim ki ne ben ne de çocuklar zevk alıyoruz bu AVM ziyaretlerinden. Her gidişimizde mızıldayarak ondan bundan isteyen  ve sonunda elbette her istediklerini yapmazsanız , ki biz yapmıyoruz bilinçli olarak, mutsuz olan çocuklarla kocaman bir başağrısı kalıyor elimde. Bu nedenle AVM olayına minimuma indirgedik, bir hedefimiz olmadan gezmek amaçlı AVM'lere girmiyoruz artık. Oysa pek - tamam Boston yeşiliyle kıyaslayınca hiç :)- yeşilliği olmasa da Ankara'da da güzel şeyler bulunabilir yapılabilecek iddiasındayım ben.

Kampüs içi yaşantımızda etrafımızdakileri keşfetmek örneğin daha büyük bir zevk bizim için.


En alt kat komşularımızın bahar güzelliklerinden yararlanan kedisini fotoğraflamak, onu sevip stres atmak, bebiş oğluşun kediye ilk dokunduğundaki yüz ifadesini seyretmek, çocukları parka götürmek, de küçük ama değerli aktiviteler bizim için. 

Bu arada Bebiş oğluşun salıncakla tanıştığını ve çok sevdiğini, bu nedenle havanın güzel olduğu hergün bakıcısı Fatma Teyzesi ile parklara taşındığını söylemeden geçemeyeceğim. 


*** *** ***
Bu arada haftasonu YDS sınavına girdim ben doçentlik başvurusunun bir gereği olarak, sınavın kendisini tartışmayacağım ama neredeyse 11-12 yaşımdan beri İngilizce ağırlıklı kurumlarda okumama ve ABD'den diplomalarım olmasına karşın "İngilizce bildiğimi" teyid etmesi için bu sınava girmek zorunda olmam ayrı bir komedi doğrusu... Neyse, bu da geldi geçti... Yıllar sonra ÖSYM tarafından yapılmış bir sınava girmek de ayrı bir tecrübe oldu benim için :))).