Pages

1 Nisan 2014 Salı

Türkiye'deyiz!!!

Yoksa siz hala anlamadınız mı ö'lerden, ç'lerden ve ğ'lerden?
Belki de anladınız ama emin olamadınız?

Öyle ise söyliyeyim, evet Türkiye'deyiz... Neredeyse bebiş doğar doğmaz pılımızı pırtımızı toplayıp, bir çılgınlık yaptık ve düştük yollara...

Herşeyi enine boyuna tartma adetine sahip biz'ler için, hadi ben değil de Mr.Hubby diyelim, çok çılgınca bir durum! Hatta çılgınlığın boyutlarını bir de Ankara'ya(!) geldiğimizi söyleyince daha da iyi anlayabilirsiniz belki... Aileler yok, halamız dışında... Bizim için tamamen yeni bir ülkeye taşınmak gibi bir durum oldu anlayacağınız...

*** *** ***

Bu taslak halinde bir yazıydı, ekleyeyim dedim, sonra bir şekilde devam ederim nasıl olsa...


Bugunlerde

Kerem fena halde takılmış durumda şu Fr0zen, Kar1ar ü1kesi şeklinde Türkçe'ye çevrilen çizgi filme. Önce Let it go şarkısını söylemeye başladı evde. Ne bu, okulda öğrendikleri bir şarkı mı diye düşünürken bir arkadaşım gösterdi ki karlar ülkesinin orijinal şarkısıymış. Sonra Türkçesi'ni merak edince Kerem Türkçesi'ni bulduk, ama pek beğenmedik Türkçe versiyonunu. Bilmeyenlere not, 25'den fazla dil versiyonu var bu şarkının, Oscar ödülü de aldı zannediyorum müzik dalında.
Sonra filmini de izledik, bana göre klasik Disney prenses filmi. Şimdi burada resme uymayan nokta Kerem ve prenses filmi ilgisi... Nedenini anlayamasam da zannediyorum, kızların çoğunlukta olduğu sınıflarında ara ara bu şarkıyı diniliyorlar ve hoşlarına gidiyor hepbirlikte dinledikleri için.

Selim'se gıcık kapmış durumda, "artık let it go duymak istemiyorum" bu evde diye kızıyor bize.- Evet, ben de katıldım bu şarkıyı söylemeye :)- Bebiş oğluş ise her zaman gülümseyerek dinliyor şarkı söyleyen abisini :)

Prenses deyince... Geçtiğimiz Halloween'da (2013 Ekim, Kerem 4 yaşında), buradaki okulları da kutladı cadılar bayramını uluslararası okul olduğu için, Kerem şovalye olmuştu kostüm olarak. Okula gittiğinde görmüş ki sınıflarındaki tüm kızlar (sınıfın 2/3'si bu arada) da prenses olmuşlar. Öğretmenleri de Kerem şovalye olarak prensesleri koruman lazım deyince Kerem kızarak öğretmenine "bir sürü prenses var, hangi birini koruyacağım bunların?" diye cevap vermiş, duyunca çok güldüm realistik oğlum benim :)))

Büyümüş Kerem'e not: Hayır oğlum silmeyeceğim bu yazdıklarımı :)

Yazmalı, unutmamak ve biraz da unutulmamak için...

Nasıl başlamalı?
TR'deki hayatımızdan mı? Bebek oğluşumdan mı bahsetmeli, onun abilerinden biraz farklı başlayan- haileliğimin farklılığından, TR'de olmamızdan ve annesinin gündüzleri onu ne şanslıyız ki onu çok seven bakıcısına bırakmasından dolayı- yaşam serüveninden mi? Her geçen gün büyüyen ama yeni gelen kardeşle arada bir, bazen sıklıkla bebek olmayı seçen ortanca'mdan mı? Yoksa bize hep ilk'leri yaşatan, şimdi düşünüp geriye bakınca "abi"olmadan aslında "abi"olan Selim'imden mi?
Bundan sonra biraz ondan, biraz bundan, biraz hepsinden olacak gibi. Aslında bu yazıdan çok konu çıkar, TR'de yaşam, TR-ABD'de karşılaştırmalı bebek büyütmesi, hamilelik şekeri ile geçirilen hamilelik -diğerlerinde yoktu-, bakıcı bulmak, bakıcıya teslim etmek, ülkelerarası taşınma ve çocuklara etkisi, vs. vs. Hepsine bir şekilde değinmeyi umuyorum fırsat buldukça. Ve umarım çok daha sıklıkla...

Ummaktan öte bu sabah farkettim ki çaba harcamalıyım daha çok yazmak konusunda. Zira asıl konumuz bu, akıp giden hayatta, özellikle çocukların büyüme telaşları arasında kaybettiğimiz, unuttuğumuz anıları hatırlayabilmek bir yazıyla, ve hatta birkaç yazıyla mümkünse. Fotoğraflar orada unutulmuyor ama ya yaşananlar? İlk sözcükler, ilk oyuncaklar, komik hikayeler... Ve hele de birden çok çocuk sahibiyseniz bunları hatırlayamamak çok olası.

Dün Selim bugüne yetişecek bir ödev yapıyordu. Biyografiler üzerinde çalışıyorlar şu anda sınıflarında, özellikle de oto-biyografi yazma konusuna değiniyorlar. Oto biyografilerini yazabilmek için önce birkaç soru üzerinde düşünmeleri için bir ödev vermiş öğretmenleri. Sorular nerede, ne zaman doğdun'la başlayıp, ilk sözcüklerin nelerdi ne zaman söyledin, küçükken en sevdiğin oyuncakların nelerdi, komik bir küçüklük anın'la devam eden cinsten. Ancak sorular üzerinde düşünürken farkettim ki ister istemez unutmuşum bazı şeyleri, ilk sözcüğü neydi örneğin Selim'in? Anne miydi? Anne mi derdi başka birşey mi?

Tam üzülecekken eski yazdıklarım geldi aklıma, Selim'le karıştırdık internetin eski sayfalarını... Eski yazılarıma kısacık -zira zamansız bir vakitti- bir ziyaret yaptık. Ve işte oradaydı bazı şeyler, ne zaman yürüdüğü, anne değil de "enne" dediği, ilk kelimeleriküçükken en sevdiği oyuncakları gibi... Bu yazıların benim hatırlamam faydası yanısıra şimdi Selim büyüyüp de okur-yazar, anıların değerinden anlar hale geldiğinde olan etkisi ise başka bir değer. Sabah bu sayfalarda o kısacık göz gezdirmemizde sevindi, gururlandı, kendisi hakkında bilmediği, benim şimdiye dek anlatmadığım şeyleri görünce pek bir hoşuna gitti. Ve belki daha da büyüyünce benim olaylara nasıl baktığımı görüp beni de daha iyi tanıyacak. Ben bir gün gidince bu dünyadan bu yazılar belki de ayna olacak onlara, kimbilir...

Yaz-a-madığım zamanlara hayıflandım şimdi, en büyük madur da Kerem mi acaba? Şu sıralar çok güzel resimler yapan, abisinin ders zamanlarında abisine engel olmuyorsa eğer boyama kitabıyla meşgul olmayı seven, adını yazmaya, ve şimdiden okumaya çalışmaya pek meraklı olan, hadi sen de dersini yap dediğimizde benimkiler ders değil biz boyama-resim falan yapıyoruz okulda diye cevabı yapıştıran, en büyük sevgisini de kaprislerini de annesine gösteren, benim yanımda olmak istediğini "ben hep seni takip etmak istiyorum" diye belirten" ortancam mı?

Bu arada önemli not, unutulmasın diye :) : Bebek oğluşumuzun alttan ilk dişi göründü geçen hafta, abilerinden farklı olarak alttan geldi İbrahim'in dişleri... Her ne kadar fiziksel olarak benzese de abilerine bağzı şeylere farklı başladık onunla. Dişlerin alttan gelmesi de bu farklılıklardan biri örneğin :) Aynı zamanlarda yaklaşık son bir-iki haftadır emeklemeye de başlayıp, geliştiriyor o da. Gerçi tam emeklemek denemez, emekleme-komando sürünüşü arası birşey. O yüzden çok hızlı ilerleyemiyor, henüzzz. Şu son birkaç gündür de bağırma çıkardı, tiz bir sesle bir çığlık eşlik ediyor mutluluk anlarına. 7 Nisan'da 8. ayını bitirecek bebiş oğlan, umarım yazmak için çok gecikmedim....

2 Aralık 2013 Pazartesi

Yaş otuzbeş!!!

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.... CST 
 
Bu dizelerle uyandım bugün güne. Yolun yarısında mıyım bilemem ancak bir ağız dolusu 
söylenişi olan "otuzbeş" yaşındayım bugün.
Karmaşık duyguların yanısıra, özellikle de Cahit Sıtkı'nın şiirinin tamamını okuduktan sonra 
depresyonik duygular duymamak mümkün değil, ancak  bir huzur da var içimde -yıllanmanın 
getirdiği bir huzur olsa gerek bu :)-. 
Otuzbeş yaşı devirdim de ne var elimde diye düşündüğümde herşey bir yana cevapların
en güzeli bana kahvaltı hediye etmeyi düşünen bir büyük, barbi bebek hediye etmeği 
düşünen bir ortancam, gülerek yüzüme bakan bir melek bebeğim var en önemlisi. 
 
Şükür etmeği bilmek, devirdiğim yıllar için, acısıyla tatlısıyla çok şükür demek lazım. 
Bu doğumgünü bir şükür vesilesi olsun benim için.
 
 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Beklemedeyiz

Ne yazacağınp bilmeyen ama yazmak da isteyen bir durumdaki insan nasılsa ben de o durumdayım şu anda. Ahh oysa ne çok şey birikti ben kabuğuma çekildiğimden beri. En basiti Türkçe klavye yükledim mesela bilgisayarıma. On küsür yıldır i ş ğ ü ö ç gibi harfleri kullanmamış biri olarak bir garip oldum doğrusuç Bilgisayarda yazı yazmayı yeni öğreniyor gibiyim. Virgüiün yerini kaybettim bu arada bulamıyorum virgülsüz yazıyorum yazılarımı bir solukta okunsun diye :).

En büyüğü - ya da büyüklerinden biri demeliyim çünkü pek bir büyük değişiklik olacak yakın zamanda hayatımızda- de yeni bir bebiş katılacak olması hayatımıza. Teklifsizce hayatımıza giren bir bebek...

Yine blog şablonunu değiştirdim. Şablonun adı 'yorgun kız'mış. Bugünlerdeki ben gibi yorgun. En çok da bebeği beklemekten yorgun. Sadece ben değil aslında hepimiz yorulduk bu beklemekten. 40. haftadayız. Hem hamileliğin uzunluğunun, hem bebişin heyecanının, hem de yaşantımızdaki değişikliklere bir an önce başlayabilmeyi beklemenin yorgunluğu sindi üstümüzde. Günlerimiz sanki beklemekten başka birşey yapmıyoruz gibi geçiyor. Bunalımlı bir yaz anlayacağınız.

Bunda burada yanlız olmanın etkisi de var elbette. Yalnız olmasak belki daha çabuk ve neşeli geçebilir, kimbilir... Yaşamadım bilemem ki deyip noktalıyorum.